Hakan TOPUZOĞLU

"E-Ticaret ve Sosyal Medya Uzmanı"

Adliye Koridorlarında E-Devlet Projesi

Her zaman savunduğumuz, gündeme getirdiğimiz e-devlet projesi, yaşadığım istenmedik olay ile daha iyi anlaşılmış oldu kanaatindeyim. Sizi yaşanmış bir hikâye ile başbaşa bırakıyorum.

Lütfen sonuna kadar okumak için gerekli sabrı gösteriniz. Ayrıntıların fazlalığa kaçtığını düşünebilirsiniz, ancak her ayrıntıda alınması gereken bir ders, her derste ise e-devlet projesinin temelinde yatan çözüm bulunmakta.

***

Dün çalışıyordum. birden polis geldi, eskiden de tanıştığımız, bilgisayarla ilgili ders notları verdiğim ve benim bilgisayar öğretmeni olduğumu bildiği için kendi odama aldım. Buyurun abi dedim. o da dedi ki, düşüm kağıdını getirmedin o yüzden 10 gün hapis cezan var. Ben dedim ki yatırdım ve düşüm kağıdı geldi dediler. Takip edecektin, bana getirecektin, yapabileceğimiz bir şey yok, hadi gidiyoruz dedi, haklı olarak. Sonuçta, o da görevini yapıyordu.

Dedim ki adliyeye gidip bakıyım ben, düşüm kağıdı gelmiştir, o zaman sorun kalmaz. O da dedi ki birlikte adliyeye gideceğiz zaten. Geldiyse bırakırız, yoksa yapabileceğimiz birşey yok. İyi dedim çaresiz, 11.20 sıralarında karakola gittik. Polis memurunun işleri vardı, beni bıraktığı odaya girdi çıktı. Ben bekliyorum ne zaman gideceğiz diye. Bu arada polis geldi, bilgisayarla uğraştı. Televizyon kartı net göstermiyormuş, neden olduğunu sordu. Ben de anlattım, teknik olarak tüm detayları.

Odada 4 polis memuru vardı, bir bilgisayar. Sırayla kullandılar. Dilekçe falan yazdılar. Ben de onları gözlemledim. Aslında içimden dedim ki; hapis cezasını kaldırıp, hizmet cezası verecekler. 2 gün burada kalsam, program yazsam, sistemi düzenlesem hiç fena olmazdı hani. Duvardaki yazı dikkatimi çekti, TSE, ISO çalışmaları devam ediyormuş.

Gerçekten de belliydi, çünkü polisler, sigara içeceksiniz için arkadaşlar dedi, ben kullanmıyorum dedim. Bize çay söylediler ayrıca. O korktuğumuz, çekindiğimiz karakolların geride kalması sevindirdi, haksız yere bekliyor olmak üzerken. Yani iki duyguyu birarada yaşamış oldum.

Cep telefonu kullanmaya da izin verdiler. Hatta yanımdaki esnaf abiye de telefonumu verdim, çaldırdı. Onun durumu benden kötü. 100 milyon borç kalmış, hem de haksız yere. İstanbul’dan aldığı mal bozuk çıkmış, ancak adam malı iade almamış, seneti de vermemiş. eşi aradı, çok tedirgindi.

Bu arada Doğan Haber Ajansı bölge müdürü aradı. Telsizde Hakan Topuzoğlu alıkonuldu demişler. Tedirgin olmuş, acaba kötü bir durum mu var diye. Yapabileceğim birşey var mı Hakan diye aradı, ben de sevindim. Beni tek düşünen o olmuş diye, medya camiasından. Bir yandan da eğer serbest bırakılırsam, aynı telsizden suçsuz olduğu belirlenen Hakan Topuzoğlu, bırakıldı diyecekler mi diye merak ettim.

Bu arada yoğun telefon çalışmaları ile, büroyu yönlendirerek, avukat tanıdığı harekete geçirdim, Ankara’daki avukattan düşüm kağıdını tekrar fakslamasını söylediler falan. ama adamların umurunda değil, parayı aldılar ya artık. Turkcell avukatı saolsun, bana kötü anlar yaşattı işte. Ve dedim ki; hukuk alanında çalışan insanların öğle tatili olmamalı. Yani insanlar öğle tatili yapsa bile kurumlar açık olmalı. Nasıl bankalar öğleyin de açık olabiliyorsa, hukuk alanındaki kurumlar da açık olabilmeli.

Saat 13.20 oldu ve düşüm kağıdı yok. Bu arada TSE çalışmalarının sürdürüldüğü karakol polisleri, yemek yiyebilirsiniz dediler. Yani bize yemek bile söyleyeceklerdi, Allah razı olsun onlardan. Ama iştah kalmadığı için teşekkür ettik, ben ve yanımdaki esnaf abi.
Esnaf abi diyince, onun durumu daha da üzücü demiştim ya.

Dün infaz büroya gitmiş. 3 gün içinde borcu ödeyin, yoksa polis gelir diye uyarmışlar. o da bugün iş yetiştiriyormuş müşterisine, yarın para alıp gönderecekmiş parayı, ama polis memuru beklenmedik anda gelmiş.

İşte daha sonra saat 13.20 de polis ile birlikte adliyeye yol tuttuk. Yolda giderken, avukat tanıdığı aradım ve adliyeye geldiğimizi söyledim. O da, o tarafa geliyorum dedi. Ve adliyede buluşmaya karar verdik. Yolda yürürken, polis ve diğer abi ile sohbet ettik.

Dışarıdan bakanlar canciğer arkadaş sanmıştır polisle. Çünkü o havayı vermeye çalıştım. Hatta bazen ben önden yürüdüm, sanki onunla hiç alakamız yokmuş gibi. Allah eline kelepçe vurulanlara yardım etsin.

Benim iş mıntıkam olan İstasyon Caddesinde yürüyüş yaptıktan sonra, yolda aklımdan neler geçti neler. Acaba şimdi araba çarpsa n’olur diye düşündüm, yani hukuki açıdan. Sonra da Allah korusun dedim. Yaşamak, tüm sıkıntılara rağmen değil, tüm sıkıntılarla birlikte güzel. Yaşamdan ders almayı bilmek gerek diye düşündüm o anda işte.

Nihayet adliyeye gelmeye yaklaşmıştık. Avukat tanıdığım ağabeyim tekrar aradı, neredesin üstad dedi. Ben de geldik abi, çok yakınız adliyeye dedim. O da ben de 1. kattayım dedi. Tamam diyerek telefonu kapattım. Hala telefon kullanma özgürlüğüm vardı, bunun önemini daha iyi anlıyordum. Cep telefonu faturası yüzünden yaşadığım sıkıntıda çözüm yine cep telefonum olmuştu, bu da çok ilginçti aslında.

Adliyenin kapısına geldiğimizde, bizi oraya götüren polise dedim ki, sizi rüyamda görmüştüm, sanırım içime doğdu. Acaba kaçsa mıydım dedim, o da şaşırdı, “”beni mi?”” dedi.

Gerçekten de çok ilginç, birkaç gün önce rüyamda o polisi görmüştüm. Acaba korktuğum için mi, yoksa başıma gelecekler içime doğduğu için mi bilemiyorum, ama görmüştüm işte.
Adliyeye, cep telefonumu ve cebimde şıngırdayan maddelerle, yani anahtar, bozuk para vb. girdim. böyle durumlarda üst araması yapılmıyormuş, ayrıca o her şeye kızıp öten kapıdan da geçmiyorsunuz. Sonuçta yanınızda polis var, nüfus cüzdanınız o poliste. Zaten götürülmeyi planlandığınız yer belli. Son kez bir iyilik yapıyorlar, galiba.

Adliye koridorlarında ilerleyerek, 6 kişilik asansöre 7 kişi bindik. aşırı yük yazdı, ancak pek kimse umursamadı. aşırı yük diye bağırdı ama bu konuda bir yasal düzenleme olmadığından mı, yoksa herkesin kafası karışık olduğu için mi bilinmez, bir katı o şekilde çıktık. 1. katta bir kişi indi, hala aşırı yük diyordu. 2. katta 2 kişi indi, artık asansörden ses çıkmıyordu. Sanırım asansöre binenler biraz şişmandı, ve ortalama kilolu insanlara göre ayar yapılmıştı.

Tabii beni sevenler, bu satırları okurken belki sinir oluyorlar. Sen sonunda ne olduğunu anlatsana Hakan diyorsunuzdur ama, ben de sizin kafanızın dağınıklığı kalksın diye uğraşıyorum. Sonuçta, nasıl olduğunu bilmiyorsunuz ama aranızdayım, sizinleyim. Özgürüm.

3. kata çıktık ve infaz bürosuna gittik. Nüfus cüzdanlarımız polis memurundaydı. ne kadar kötü bir şeymiş, size ait olan nüfus cüzdanı sizin elinizde değil, gerçekten de üzücü bir durum, anlayacağınız.

Tabii ki, biz ikimiz de yani ben ve esnaf abi, aklı başında insanlarız. Taşkınlık yapacak insanlar da değiliz. Bayram öncesinden bu yana saç traşı yaptırma mücadelesi vermekle birlikte, hayat meşakkati denilen o sıkıntılardan dolayı traş olamamış olmama rağmen, sanırım insanın yüzü ve tavırları birçok şeyi anlatıyor. Ben masumdum ancak, her şey aleyhimeydi. (Aslında genelde böyle olur diyebilirsiniz, ama benim durumum gerçekten de böyle) Baştan sona yapabildiğim, elimden gelen tek şey vardı, o da Allah’a sığınmak, O’na güvenmek. Aynı filmlerdeki gibi son anda o kağıt gelecekti ve sıkıntı bitecekti. Ama saat 13.40 olmuş olmasına rağmen hala ortada düşüm kağıdı yoktu ve ben infaz bürosundaydım.

Artık lazer yazıcıdan gerekli çıktılar alınmış, infaz bürosundaki memur, son işlemleri yapıyordu. Bu işlemler sırasında, borcu ödeyecek misin diye sordu, ben zaten ödedim dedim. Düşüm kağıdından bahsettim. Bu arada avukat abimi aradım ve 3. katta olduğumu söyledim, o hemen geldi ve yetişti.

Polis memuru ise, artık çaresizlik girdabına girdiğimi ve aslında 10 gün olan hapis cezası için 5 gün hapis cezası yatacağımı düşünüyordu ki, avukat ağabeyim geldi ve Ankara’daki avukat, gönderdik dedi. biraz daha bekleyebilir miyiz? Ben aşağı kata bakıp geliyim dedi. Polis memuru ise, birlikte inip bakarız, gelmediyse yapılacak birşey kalmıyor demişti. Ben artık çaresiz kaldığımı dahi düşünemiyordum, sadece bekliyordum.

O anda dua dahi okumadım ama kalbimle Allah’a sığınıyordum. Böyle sıkıştığımız anlarda dua ederiz ya, bu bana çok tuhaf gelir. Her şey yolunda iken unuttuğumuz Allah’ı, sıkıntılı anlarda hatırlamak ikiyüzlülük gibi gelir.

Belki de bu yüzden olsa gerek, dua dahi edemedim. Ve dışarı çıktım. Avukat ağabeyim ise aşağı inmişti. Ben koridorda beklerken, avukat ağabeyimin elinde bir kağıt gördüm. Faks kağıdı sandım, hayatımda ilk defa faks kağıdı serabı gördüm sanırım. Bu bir hayaldi, avukat ağabeyimin elindeki kağıt boş bir A4 kağıdı. Hem de 80 gr. yani kaliteli, fotokopide kullanılan.

Ne diyecek diye beklerken, hemen oradaki kürsü şeklindeki masaya gelerek, bir dilekçe yazacağız dedi, izin aldı. Ayakta dilekçe yazdık. Artık çaremiz kalmamıştı, avukat abim son çözüm olarak cezanın tehirini düşünmüştü. Bunun için dilekçe yazıyorduk. Bu arada yine cep telefonumdan makbuzları istedik, arkadaş getirecekti. Polis memuru ağabey, eğer dilekçe verecekseniz infaz şimdi savcıda acele edin dedi. Biz de zaten son cümleyi yazıyorduk artık.

Avukatların aynı zamanda edebiyatçı da olması gerektiğine o an daha çok inandım. Ve Av. Mustafa abiye yeniden müteşekkir kaldım. Allah başlara vermesin ama verince de bilen birinin, danışmanın olması insana güç veriyor ve nihayet dilekçe yazılmış, benim yapmam gereken tek şey, isim yazmak ve imza atmaktı, hemen koşarak savcının odasına girdik. ben önümü iliklememiştim, hala doğaldım, rica minnet edecek, yağ yakacak ya da şirin görünecek durumda değildim. Ama gelen telkinler üzerine önümü ilikledim. İnfazdaki memur savcıya birşey diyordu ama benimle ilgili mi bilmiyordum. Meraklı gözlerle bakıyordum. ama konuşamıyordum da…

Bu arada avukat ağabeyim savcının yanına yaklaşarak dilekçeyi uzattı. Savcı dilekçeye baktı, dedi ki, infazın tehirini mi istiyorsunuz? Avukat ağabeyim, evet savcı bey, aslında borcu ödedik, düşüm kağıdı gelmedi dedi. Şeker ve sıcak tavırlarıyla savcı amca, kaç gün diye sordu. Mustafa abi, 1 hafta dedi. Sonra ise sanırım savcı amca kötü baktı biraz galiba, 2 gün de yeter demek zorunda kaldı.

Amacımız düşüm kağıdının gelmesini sağlamaktı, böylece infaz kararı ortadan kalkacaktı. bu arada beklenmeyen bir olay oldu. Savcı amca kâğıdı yırttı ve…….
SİZCE NE OLMUŞ OLABİLİR? TAHMİN EDİN BAKALIM?!…

Dedi ki, “”ben seni tamamen hür bırakıyorum”” Biz nasıl yanı diye bakıyorduk ve o sihirli cümleyi kurdu. “”Dava zaman aşımına uğramış, tamamen hürsün”” Yani parayı yatırmamış olsam bile bu olaylar başıma gelmeyecekmiş. :)))))

O anda şaşırdım ,şok yaşadım. hem sevindim, hem üzüldüm. Ağlayamadım, gülemedim. Garip bir duygu. Sonra nezaketi elden bırakmayan avukat ağabeyim, polis memuru arkadaşın yanına git de daha sonra çıkarsın adliyeden dedi. O anda yanımızda olan polis memuru ağabeyimiz ise, zaten nüfus cüzdanı bende dedi. Nüfus cüzdanımı aldım ve adliyeden çıktım.

Beni yalnız bırakmayan dostlarıma teşekkür ettim. tabii ki bu hikayeyi anlatmamın sebebi anımı sizinle paylaşmak değil.

Eeğer e-devlet kurulmuş olsaydı bunları ben yaşamayacaktım. İletişim güçlü olsaydı, bunlar başıma gelmeyecekti. faks bekleyerek ömrümden 1 gün aslında 1 yıl tükenmeyecekti.

Umarım benim bu yaşadığım olay herkese ders olur, hem son ana kadar kendini üzmez, parçalamaz, problemi gözünde büyütmez. Ayrıca devletimiz hukuk kurumları arasındaki ağ yapısını daha hızlı gerçekleştirir.

BİTTİ